Bağlama Nedir?

30 Haziran 2012 Cumartesi


Türk halk müziğimizin hemen hemen her bölgesinde en sık kullanılan genelde yedi ve 9 telli, mızrap(tezene) ile çalınan ses genişliği yaklaşık iki oktav olan, tahta telli çalgıya bağlama denilir.
Bağlamanın atası olarak Kopuz gösterilmektedir. Bu iki çalgı da gerek çalım gerek şekil itibari ile birbirlerine oldukça benzerdir.
Bağlama sözcüğünün ilk olarak 18. yüzyılda kullanıldığı tahmin edilmektedir. Çalgının adının, sapında bulunan perdelerin ve tellerin bağlanmasından esinlenerek konulduğu düşünülmektedir. Bağlama kısaca; armudu andıran tekne ( gövde), teknenin üzerine yapıştırılan göğüs ve sap kısımlarından oluşmaktadır. Göğüs kısmında bulunan orta eşik ile sap kısmında bulunan üst eşik üzerine gerilen teller, yine sap kısmında bulunan burgular yardımı ile akort edilmektedir. İlk önceleri kiraz kabuğundan yapılan tezeneler, günümüzde plastikten yapılmaktadır.
Bağlamaya saz da denilmektedir ancak bu yanlış bir adlandırmadır. Saz, isim olarak bütün enstrümanların genel adı olarak kullanılan bir sözcüktür. Bağlama, telli sazlar grubunun sadece bir üyesidir, tıpkı ud ve gitar örneklerinin de olduğu gibi…
Bağlama ailesi kendi içerisinde çeşitli boyutlarda bulunmaktadır. Bunlar büyükten küçüğe doğru; Meydan Sazı, Divan Sazı, Çöğür (Bağlama), Bozuk, Cura ve İkitelli sazlarıdır.
Meydan Sazı: 12 telli bir çalgı olan meydan sazına 12 telli de denilmektedir. Bas sesi veren, bam tellerinden daha kalın olan tellere bambam adı verilmektedir. Bağlama ailesinin en bas sesli çalgısıdır. Klavyesinin uzunluğu ve enstrümanın büyüklüğü nedeniyle günümüzde kullanımı azalmıştır.
Divan Sazı: Meydan sazının bir boy küçüğü olan divan sazında, üçerli gruplar halinde 9 tel bulunmaktadır. Bas ve dolgun bir tınıya sahiptir. Her ne kadar bu iki çalgı ayrı gruplarda olsa da, bazı müzikologa göre; Meydan Sazı ve Divan Sazı aynı çalgı olarak kabul görmektedir.
Çöğür ( Bağlama): Bağlama ailesinin en sık kullanılan çalgısıdır. Genel olarak, alt tel grubunda 3, orta ve üst tel gruplarında 2’ şer adet, toplam 7 telli bir çalgıdır. Perde sayısı,17 ile 22 arasında değişkenlik gösterebilir. Günümüzde sık kullanımından dolayı; bağlama, kısa sap bağlama olarak ta bilinmektedir. Hatta pek çok müzik literatüründe bu isimlere rastlamak mümkündür.
Bozuk: Ege ve Akdeniz bölgelerinde kullanılan bu çalgının tel ve perde sayısı bağlama ile aynıdır. Yunanistan halk çalgısı olan Buzuki’den bir farkı olmayan çalgı günümüzde çok nadir olarak kullanılmaktadır.
Cura: Bağlama ailesinin en küçük üyesidir. 3- 4 telli olarak kullanımları mevcuttur.
İkitelli: Anadolu’nun en eski çalgılarından olan ikitelli, curadan biraz daha büyüktür. Adından da anlaşılacağı üzere 2 telli bir çalgıdır. Nadir kullanımı olan, unutulmaya yüz tutmuş çalgılarımızdandır.
Bunlara ek olarak, Arif Sağ’ ın ortaya çıkardığı, bas bağlama; bas gitar telleri kullanılarak daha geniş bir klavye üzerine yerleştirilen 4 telli bir çalgıdır. Bozuk düzen olarak çalınan bu çalgı ayrı bir renk olarak kullanılmaktadır. Talip Özkan, Arif Sağ, Orhan Gencebay, Erdal Erzincan, Erol Parlak, İsmail Tunçbilek, İsmet Topçu, ülkemizdeki önemli bağlama virtüözlerinden bazılarıdır.

Bilişim Suçu Ne Demektir?


Bilginin ve paylaşımın teknolojik ve elektronik düzenler aracılığıyla yapılması ve aktarılması işlemine bilişim adı verilir,bilişim suçu da bu konuyla bağlantılıdır. Günümüzde internet olmazsa olmazlar arasında yer almaktadır olumlu ya da olumsuz tarafları elbet var ancak bilişim suçları bu konunun olumsuz kısmını kapsamaktadır.
İnternet aracılığıyla ve bu platformlar sayesinde gerçekleştirilen suçlar bilişim suçları olarak adlandırılmaktadır.

Genel Hatlarıyla Bilişim Suçları:
- E-mail adresinizin çalınması
- Online ödeme işlemlerinizde şifre çalınması
- İnternet ortamında bilgilerinize erişilmesi
- Virüsler yoluyla bilgisayarınızın ele geçirilmesi…
Benzer suçları şu şekilde genelleyebiliriz,sanal ortamda şahsınıza ait herhangi bir şeyin çalınması ya da değiştirilmesi bilişim suçlarını kapsamaktadır peki bu durumda neler yapabiliriz ve kime başvurmalıyız? Bu aşamada yapmanız gereken; bir dilekçeye e-mail adresinizi ekleyerek savcılığa iletmeniz yeterli sonrasında savcılık sizlere ulaşacak ve işleminiz değerlendirmeye alınacaktır. Bilişim suçlarının en çok işlendiği kısım kredi kartı şifreleridir. Kredi kartı şifreleri çalınarak hesabınıza giriliyor ve bu hesaptan sizin onayınız olmadan para çekilip,işlem yapılabiliyor.

Kredi Kartında Nelere Dikkat Etmeliyiz?

- Kartınızı aldığınız an şifrenizi hemen değiştiriniz
- Şifreniz güvenli ve tahmin edilmesi zor bir şifre olmalı
- Online işlemlerinizi güvensiz bir ortamda yapmayınız
- Telefon bankacılığında sorulan sorulara ve yapılan işlemlere dikkat ediniz
- Online alış verişlerinizde 3D denilen özelliğin olmasına özen gösteriniz
- Online bankacılıkta hesap cetvelinizi düzenli olarak kontrol ediniz…
Kredi kartı en çok işlenen suçlardan biri ancak yapılan araştırmalar da şunu göstermekte, kullanıcılar genellikle kolay şifre seçimi yapmakta ve internet cafe gibi güvenlik seviyesi düşük ortamlardan alış veriş ve ödeme gibi işlemlerini gerçekleştirmektedir. Genellikle virüs barındıran sitelere giren kullanıcılar daha çok mağdur durumda bunun için dikkat etmeniz gerekenleri sıralayacak olursak;

- Lisanslı bir virüs programı edinmelisiniz
- Flashbellek ya da harici disk kullanırken dikkatli olunuz
- Download işlemlerinizi güvenilir sitelerden yapınız
- Bilgisayarınızda kullandığınız şifrelerinizi kimseyle paylaşmayınız
- Çok önemli dosyalarınızı bilgisayar dışında yedekleyiniz
- Kullanmış olduğunuz işletim sistemi hakkında bilgi edininiz…

Bu güvenlik önlemleri sizleri elbette koruyacaktır ancak yine de internet ortamı çok güvenilir değil banka işlemleri ve alış verişlerinizde 3D özelliğini mutlaka tercih ediniz ve çok sık gerçekleştirmemeye özen gösteriniz

Egsoz Nedir? Nasıl Çalışır?


Otomobillerde egsozun görevi sesi absorbe edip, ses kirliliğinin önüne geçilmesidir. Temel prensip egsoz borusundan susturucuya gelen sesin, birbirleri üzerine yansıyarak kendilerini sönümlemesidir. Bu sönümleme tam verimle gerçekleşemez, dolayısıyla ses azaltılarak dışarı atılmış olur. Egsozu olmayan bir aracın sesi insan kulağını son derece zorlayacak bir şiddettedir. Eğer araçlar böyle çalışsaydı, sokaklarda
insanlar birbirlerini duyamaz hale gelirdi.
Ses dalgaları motordaki egsoz valfları açıldığı anda dışarıya yüksek basınçla çıkmak isterler. Dışarıya atılan yanmış gaz artıklarının arasında ses dalgaları ilerler ve dışarıda insan kulağına çarpıp kulak zarını titreştirirler. Biz de bunu ses olarak algılarız. Bu noktada insan kulağı iki şeye dikkat eder; bunlar ses dalgası frekansı ve havanın basınç seviyesidir. Yüksek frekans motorun yüksek devirde çalışmasıyla yani ses dalgası sıklığının arttığı anlarda ortaya çıkar. Yüksek hava basınç seviyesi de ses dalgalarının havanın geniş bir alanına yayılıp ta kulağa gelmesine işaret eder. Yani yüksek ses anlamına gelir.
İnsan kulağına zarar veren frekans ve basınçtaki bu ses dalgalarını engellemek veya seviyesini düşürmek için egsoz sistemi geliştirilmiştir. Ses dalgaları birbiri üzerine binip artarak ilerleyebilir veya karşı karşıya gelip birbirlerini sönümleyebilirler. Bu iki özellik de modern teknoloji alanlarında sıklıkla kullanılmaktadır. Egsozdaki sistem de birbirini sönümleyen ses dalgalarının hareketidir.
Yanda görüldüğü üzere, egsozun içerisi birbirini engelleyen ses dalgaları oluşturacak ve buna yönlendirecek şekilde tasarlanmıştır. Motordan çıkan egsoz giriş borusundan içeri girer. Ses dalgaları yüzlerce küçük deliğin bulunduğu giriş borusundan çıkıp, çıkış borusundaki küçük deliklerden geçer ve dışarı çıkarlar. Bu esnada karşı duvardan yansıyan ses dalgaları ise, dairesel geniş delikten geçerek geri yansırlar. En arkadaki yankılayıcı odasına giren ses dalgaları burada birbiri üzerine yansıyarak sönümlenirler. Bu olay motorda yanma odasında gerçekleşen her patlama çevrimi için gerçekleşir yani ses bir balon patlaması sesi gibi darbeli ve ani şekilde yayılırarak her seferinde burada engellerden yansıyıp birbirlerine çarparak sönümlenir. Daha sonra çıkış borusundan oldukça azaltılmış olarak dışarı çıkarlar.
Paslanmaz çelikten imal edilen egsoz boruları minimum ses çıkışı ve maksimum performans dengesi gözetilerek üretilir. Yanma odasında oluşan gaz dışarıya ne kadar rahat çıkarsa, aracın yanma odasında biriken artık gaz miktarı o kadar düşük olurve motor daha rahat nefes alıp performans yükselir. Çünkü yanma odası içerisine alınabilecek temiz hava miktarı artmış olur, dolayısıyla yanma daha kuvvetli gerçekleşir. Fakatbu durumda ses daha az absorbe edilebildiğindenses çıkışı artar. Bunu en optimum seviyede ayarlayabilen otomobil üreticileri başarılı olurlar.
Her silindirden gelen yanmış gazlar tek bir egsoz borusuna bağlanıp egsoz manifolduyla susturucuya gitmesine izin verilir. Susturucuda sönümlenen ses ve artık gazlar son olarak dışarı atılırlar. Çift egsoz çıkışı olan araçlarda tek borudan gelen artık gazlar ikiye ayrılırlar ve iki ayrı susturucu ile daha verimli şekilde dışarı atılırlar. Ses miktarında bir azalma görülmese de, aynı ses oranıyla daha iyi gaz çıkışı sağlandığından motor performansı üzerinde etkilidir.

Hidrojen Nasıl Elde Edilir? Nedir?


Hidrojenin Elde Edilmesi

Hidrojen evrende bolca bulunan bir malzeme olup,tüm maddelerin yaklaşık olarak ¾’lük bir oranını kapsar.Tüm yıldızlar ve birçok gezegen çok büyük miktarda hidrojen ihtiva eder ancak Dünya üzerinde serbest olarak dolaşan hidrojen miktarı çok düşüktür.Atmosferde yaklaşık olarak onbinde
7 oranında bulunur.Bu yüzden hidrojen üretilmelidir.Hidrojenin yerel kaynakları fosil yakıtlar(CxHy) ve su(H2O) olarak gösterilebilir.Günümüzde hidrojen çoğunlukla doğalgaz,petrol ve kömür gibi fosil yakıtlardan üretilmektedir.
Ancak uzay programları dışında şimdiye kadar hidrojen bir yakıt veya enerji taşıyıcısı olarak pek kullanılmamıştır.Bazı kimyasal ve metalürjik uygulamalar ile rafinerilerde ham petrol yükseltgenmesi gibi işlerde kullanılmıştır.Günümüzde dünya çapında yıllık hidrojen üretimi 40 milyon ton(5,6 EJ) civarındadır.Bir enerji taşıyıcı olarak hidrojen ileriki yıllarda çok daha fazla miktarlarda üretilmeye ihtiyaç duyacaktır.
Fosil Yakıtlardan Hidrojen Üretimi
Doğalgazın Buhar Reformasyonu
Hidrokarbonların(genellikle doğalgaz) buhar reformasyonu hidrojen üretimi için en yaygın,ekonomik ve verimli yöntemdir.Yöntem basitçe 3 ana adım içerir.
1-Gaz Üretim Sentezi 2-Su-Gaz Değiştirmesi 3-Gaz Arıtması
CH4 + H2O » CO + 3H2 ; CO + H2O » CO2 + H2 ; CO + 3H2 » CH4 + H2O
Reformasyon reaksiyonu doğalgaz veya fuel oil’in yanmasıyla oluşan çok güçlü bir endotermik ve enerji sağlayıcı reaksiyondur.Reaksiyon sıcaklığı genelde 700-925 ºC arasındadır. Buhar reformasyon yöntemi verimliliği enerji girişi ve üretilen hidrojen oranı ile hesaplanır ki bu değer yaklaşık olarak %65 ile 75 arasındadır.Üretilen hidrojenin fiyatı yaklaşık olarak 6$/GJ dır.

Parçalı Oksidasyon
Parçalı oksidasyon hidrokarbonları neftyağından daha ağır hale çevirmek için kullanılır. Çok yakında doğalgaz,etanol hatta benzinin parçalı oksidasyon dönüştürücüleri otomobil tahrikinde yakıt hücreleri ile beraber kullanılacaklar.Bu işlemde işlem sıcaklığı yaklaşık olarak 1.150 ºC ile 1.350 ºC arasındadır.
Genel olarak parçalı oksidasyonun verimi buhar reformasyonundan düşük olup %50 civarındadır.Hidrojen yaklaşık olarak 10 $/GJ fiyatla üretilebilir.

Doğalgazın Termal Olarak Parçalanması
Doğalgazın termal ayrımı uzun yıllardır değişik ürünler elde etmek için kullanılan bir yöntemdir.Bir metan-hava alevi sıcaklığı 1.400 ºC’nin üzerine çıkarmak için kullanılır.Yan ürün(siyah karbon) üretebildiğinden dolayı bu yöntem ekonomik olarak oldukça uygundur. Ayrıca hidrokarbonlardan hidrojen üretiminde CO2 emisyonu sağlamayan tek yöntem olması da dikkate alınmalıdır.

Kömür Gazlaştırılması
Kömür gazlaştırılması işleminde toz haline getirilmiş kömür atmosferik basınç altında oksijen ve buhar ile hızlıca parçalanarak oksidasyona uğratılır.Kömür gazlaştırılması işlemi özellikle katı yakıt taşıma gerekliliği ve büyük miktardaki kül atığından dolayı çok komplike bir işlem halini almaktadır.Genel olarak kömür ucuz bir yakıt olmasına karşın kömür gazlaştırma işlevi hidrojen elde etmek için ucuz bir yöntem değildir.Hidrojen üretim fiyatı yaklaşık olarak 12 $ ile 14 $/GJ arasında değişmektedir.

Biyokütleden Hidrojen Üretimi
Biyokütleden hidrojen bir pirolisis/gazlaştırma işlevi ile elde edilebilir.Biyokütle bir reaktör içinde yüksek sıcaklık ve düşük basınç altında işleme alınır.İşlem sonunda hidrojen,metan ,CO2,CO ve nitrojen elde edilir.Gaz akımlarının yüksek sıcaklıkta bulunmalarından dolayı hidrojen içeriği artar ve bu işlem sonunda oldukça yüksek saflıkta hidrojen elde edilebilir.
Tüm sistem biyokütle hazırlama birimi ve reaktör dizaynı dışında kömür gazlaştırma santraline çok benzer.Ayrıca biyokütlenin daha düşük kalorifik değerinden dolayı kömür gazlaştırma santralinden daha büyük bir alana kurulmuşlardır.

Sudan Hidrojen Üretimi
Elektroliz
Suyun doğru akım kullanılarak hidrojen ve oksijenlerine ayrılması işlemine elektroliz denmektedir. Hidrojen üretimi için en basit yöntem olarak bilinmektedir. İlke olarak, bir elektroliz hücresi içinde, genelde düzlem bir metal veya karbon plakalar olan, iki elektrot ve bunların içine daldırıldığı, elektrolit olarak adlandırılan iletken bir sıvı bulunmaktadır. Doğru akım kaynağı bu elektrotlara bağlandığında akım iletken sıvı içinde, pozitif elektrottan negatif elektroda doğru akacaktır. Bunun sonucu olarak da, elektrolit içindeki su, katottan çıkan hidrojen ve anot tan çıkan oksijene ayrışacaktır. Burada yalnız suyun ayrışmasına karşılık, su iyi bir iletken olmadığı için elektrolitin içine iletkenliği artırıcı olarak genelde potasyum hidroksit gibi bir madde eklenir.
Suyun elektrolizi için, normal basınç ve sıcaklıkta, ideal olarak 1.23 volt yeterlidir. Tepkimenin yavaş olması ve başka nedenlerle, elektroliz işleminde daha yüksek gerilimlerde kullanılır. Hidrojen üretim hızı, gerçek akım şiddeti ile orantılı olduğundan, ekonomik nedenlerle yüksek akım yoğunlukları yeğlenmektedir. Bundan dolayı pratikte suyun ayrıştırılması için hücre başına uygulanan gerilim genelde 2 volt dolayındadır.
Kuramsal olarak, her metreküp oksijen için 2.8 kW-saat elektrik enerjisi yeterli olmakla birlikte, yukarıda özetlenen nedenlerle pratikte kullanılan elektrik enerjisi miktarı bir metreküp hidrojen üretimi için 3.9-4.6 kW-saat arasında değişmektedir. Buna göre elektroliz işleminin verimi %70 dolayında olmaktadır. Ancak, son yıllarda bu alanda yapılan çalışmalar ve gelişen teknoloji sayesinde %90 verim elde edilmiştir. Pratikte kullanılan elektroliz hücrelerinde, nikel kaplı çelik elektrotlar kullanılmaktadır.
Elektroliz bol miktarda hidrojen üretimi için fosil yakıt devrinde geliştirilebilecek olan tek yöntem olarak gözüküyor.Su elektrolizinden hidrojen üretimi 50 yılı aşkın bir süredir bilinen basit bir altyapıya sahip olan,verimliliği yüksek ve hareketli parçası olmayan bir sistemdir.

Aşağıda elektroliz reaksiyonu kimyasal olarak verilmiştir.
Katot Reaksiyonu: 2H2O (l) + 2 e¯ » H2 (g) + 2OH¯ (aq)
Anot Reaksiyonu: 2OH¯ (aq) » ½ O2 (g) + H2O (l)
Tüm Hücre Reaksiyonu: H2O (l) » H2 (g) + O2 (g)
Geliştirilen birkaç ileri elektroliz tekniği aşağıda belirtilmiştir;
- İleri alkalin elektrolizler %90’a kadar çıkabilen verimlere sahiptir.
-Katı polimer elektrolitik işlem ise elektrolit olarak proton iletimli bir iyon değişim elemanı kullanır.Bu tip elektrolizörler çok yüksek akımlarda (2 A/cm²) çalışabilirler.
-700-1000 ºC arasında çalışan yüksek sıcaklıklı buhar elektrolizi elektrolit olarak oksijen iyon iletici seramikler kullanır.

Suyun Direk Termal Ayrıştrılması(Termoliz)
Su termal olarak 2000 K sıcaklığının üzerinde ayrılabilir.Bu ayrışma aşağıdaki denklem ile gösterilebilir.
H20 » a H2O +b OH + c H + dO + e H2 +f O2
Ayrışma işleminin sadece % 1’lik kısmı 2000 K de,% 8,5’i 2500 K de ve % 34’ü 3000 K de gerçekleşir.Gazların karışım ürünü oldukça yüksek sıcaklıklardadır.Bu işlemin en büyük problemi reaksiyonu gerçekleştirmek için gerekli olan malzemelerin bu sıcaklığa dayanamamasıdır.İleriki yıllarda daha yüksek sıcaklıklara dayanan malzemeler bulundukça bu yöntem daha yaygınlaşabilir.

Termokimyasal Çevrimler
Hidrojenin termokimyasal üretimi termoliz için gereken sıcaklıktan daha düşük sıcaklıklarla suyun kimyasal parçalanmasına izin verir.1960’ların ortalarından bu yana hidrojen eldesi için 2-3.000 civarında termokimyasal çevrim bulunmuştur.Ancak bunlardan sadece 20-30 kadarı günümüzde hidrojen üretimi için kullanılabilir durumdadır.

Bunlardan bazıları şunlardır;
- Sülfürik Asit-İyot Çevrimi
- Hibrid Sülfürik Asit Çevrimi
- Hibrid Sülfürik Asit-Hidrojen Brömür Çevrimi
- Kalsiyum Bromür-İyot Oksit Çevrimi
Sıcaklığa bağlı olarak değişmekle beraber bu yöntem ile oldukça yüksek (%40-%50) verim elde etmek mümkündür.Ancak kimyasalların saldığı toksik atıklar ve yüksek sıcaklıklarda malzemelerde oluşan korozyon problemi metodun gelişmesi için çözülmesi gereken problemler arasında yer almaktadır.

Fotoliz
Fotoliz sudan hidrojen elde etmek için enerji kaynağı olarak günışığını kullanan bir sistemdir ve fotobiyolojik sistemler,fotokimyasal çeviriciler veya fotoelektrokimyasal hücreler ile desteklenebilir.Bu yöntemle ilgili yeni ve cesaretlendirici çalışmalar yapılmaktadır.

Bor Mineralinden Hidrojen Üretimi
Ülkemiz bor minerallerinin yaklaşık %64’üne sahiptir.Bu miktar doğru kullanılabildiği takdirde çok büyük bir potansiyeldir.Bor minerali endüstride 250’den fazla alanda kullanılmaktadır. Bor 1950’lerden bu yana üzerinde en çok araştırma yapılan minerallerden biridir.Bu noktada bor mineralinin 3 özelliği üzerinde durulabilir.
- Hidrojen taşıyıcısı olarak bor kullanımı
- Hidrojenden daha iyi bir enerji hammadesi olması
- Füzyon reaktörlerinde yakıt olarak kullanımı
Bor üzerinde yapılan araştırmalardan birinde geliştirilen bir teknolojide enerji elde etmek için kullanılan hammadeler saf su ve sodyum bor hidrittir.Sodyum bor hidrit sodyumlu bor tuzunun rafinasyonu sonucu elde edilen ve deterjan sanayinde de kullanılan bir üründür.Geliştirilen bu teknoloji taşımacılığın yanı sıra taşınabilir enerji sağlayıcı piller için de uygulanabilir bir teknoloji olmuştur.Yakıt pillerinde Sodyum borhidritin kullanımı fosil yakıtlardan daha pahalı olan ve eldesi,depolaması,nakli zor olan hidrojenin de dezavantajını ortadan kaldırmıştır.
NaBH4(s)+H2O—>4H2 + NaBO2
Su içerisinde çözünen sodyum borhidrit, bir karışım olarak depolanmakta,enerji üretmek için hidrojene ihtiyaç duyduğunda bu karışım içine tatbik edilen katalizör vasıtasıyla kimyasal reaksiyon başlatılmaktadır.Reaksiyon sonucunda gaz halinde kalan hidrojen ya yakıt pili vasıtasıyla elektriğe dönüştürülmekte ya da doğrudan içten yanmalı motorlarda yakıt olarak kullanılmaktadır.











Kalp Nedir? Nasıl Çalışır?



Kalp göğsün ortasında yer alan, kaslardan oluşan bir organdır. Yaygın yanlışın tersine, göğsün sol yanında değil, göğsün orta çizgisi üzerine, biraz solda kalacak biçimde yerleşmiştir. Ağılığı erkeklerde 340 gr kadar, kadınlarda ise biraz daha azdır.

Kalbin sağ kenarı, göğüs kemiğinin sağ yanının arkasına rastlar; kemiğin soluna doğru, ucu sol memenin hemen altığına rastlayan bir üçgen biçiminde uzar. Kalp atışlarının kolayca duyulduğu bu uç noktaya tıp dilinde “apeks” (tepe) denir.

Kalbin görevi

Kalbin görevi, iki ayrı dolaşım sistemine kan pompalamaktır. Kanı önce bedenin başlıca atardamarı olan aorta, oran da öteki atardamarla pompaları.
Kan, organları ve dokuları dolaşıp oksijenini bıraktıktan sonra, toplardamar ile kalbe geri döner; kalbin ikinci dolaşımına girerek yeniden oksijen almak için akciğerlere pompalanır ve oksijenle yüklenmiş olarak kalbe geri gelir.
Kanın akciğerlere gidip gelmesine “küçük dolaşım” (pulmoner dolaşım); bedene dağılmasına ise “büyük dolaşım” (sistemik kan dolaşımı) adı verilir. Kanı kalpten organlara atardamarlar taşır, toplardamarlar da geri getirir.

Kalbin yapısı

Kalbin pompalama görevini dört ayrı bölüm gerçekleştirir. Bu bölümler, sıkıştıkları zaman kanı ileri iten kaslardan odacıklardır. Her odacığın çevresindeki kas kalınlığı, bölümün görevine göre değişir. Kasın en kalın olduğu yer, pompalama işleminin büyük bölümünü üstlenen sol karıncık duvardır.
Toplardamarlardan gelen kan kalbin iki yanındaki ince duvarlı kulakçıklara dolar. Bunları kanı aradaki kapakçıktan daha kalın kas yapısına sahip karıncıklara, karıncıklar da a
tardamara pompalar.
Kulakçıklar karıncıkların üstünde, arkada yer alırlar, iki kulakçık ile karıncık arasında, karıncıklar arası ve kulakçıklar arası bölme yer alır.

Kalbin çalışması

Akciğerlerde oksijen yüklenen kan akciğer toplardamarlarından geçerek kalbin sol karıncığına ulaşır. Sol kulakçık kasılarak kanı mitral(ikili) kapaktan geçip sol karıncığa dolmaya zorlar.
Sol karıncık kasılmaya başlayınca mitral kapak da kapanır ve kan aort kapağından aorta geçerek bedene dağılır ve dokulara oksijen taşır.
Oksijenini bırakan kan, gövdeden alt ana toplardamar, baştan ise üst ana toplardamar adındaki büyük toplardamarlar ile kalbe geri döner ve sağ kulakçığa ulaşır, kulakçık kasılınca triküpid(üçlü ) kapaktan sağ karıncığa geçer.
Sağ karıncığın kasılması kanı damar ağzındaki kapaktan ileri iterek akciğer atardamarlarıyla akciğere gönderir. Yeniden oksijen yüklenen kan akciğer toplardamarlarına geçerek kalbe döner (önce sol kulakçığa oradan sol karıncığa) ve çevrem yeniden başlar.

Kapaklar:

Akciğer atardamarı girişindeki kapak ile aort kapağının yapıları birbirine benzer. Bunları oluşturan sarı-beyaz renkli üç ince zar, kanın akışı yönünden açılır, ama ardından başlangıçtaki durumuna dönerek kanın geri akmasını engeller.
Mitral kapak ile triküspidkapak (ilki sol karıncıkla sol kulakçık arasında, ikincisi sağ karıncıkla sağ kulakçık arasında) da benzeşir, ama bunların yapıları daha karmaşıktır. Mitral kapak iki, triküspid kapak da üç parçadan oluşur.
Kapak parçalarından karıncığın çevresindeki kaslara uzanan lifler “chordae tendineae” olarak adlandırılır. Karıncığın her kasılmasında karıncık kası bu lifleri de gererek kapakların kapanmasını sağlar ve kanın kulakçığa geri sızmasını engeller.

Zamanlama sistemi

Kalbin her vuruşunda iki kulakçık birden kasılarak karıncılara kan pompalar. Bunu, karıncıkların birlikte kasılması izler.
Bu kasılmalar dizisini çok karmaşık bir elektriksel zamanlama sistemi düzenler.
Kalbin çalışmasını denetleyen asıl nokta, sağ kulakçığın üstünde yer alan ve “sino-atrial düğüm” adı verilen odaktır. Buradan yayılan elektriksel uyarı kulakçıklara ulaştığında onların kasılmasına neden olur. Kulakçıklarla karıncıkların birleştiği noktada ise atrioventriküler düğüm bulur.
Kasılma uyarısı burada hafif bir gecikmeye uğradıktan sonra “his demeti” adı verilen iletken lif demeti boyunca önce karıncıklar arası bölmeye, sonra da karıncıklara yayılıp, kasılmalarını sağlar.

İşlemci Nedir ? Nasıl Çalışır ? Mikroişlemciler Nasıl Çalışır ? Nedir?


Tanımı

Kısaca CPU ( Central Process Unit ) yani Merkezi İşlem Birimi’dir. İşlemci için bilgisayarın beynidir diyebiliriz. Adından anlaşıldığı gibi bilgisayardaki işlemleri gerçekleştiren ve gerekli yerlere gönderen elemandır.Konuyu basitçe anlatmak gerekirse bilgisayar üzerinden yaptığımız herşey işlemciye
muhakkak uğrar. Yani klavyedeki bir tuşa basmamız, fareyi hareket ettirmemiz birebir olarak işlemcide gerçekleşir.

Tarihçesi

İlk işlemciler belli işlemleri ve çoğu zamanda yalnızca tek bir işlemi gerçekleştirmek için üretilmişlerdir. Ancak üretilen bu işlemcilerin hem maliyeti çok yüksekti hem de yaptığı iş sınırlıydı. 1970′lerde mikroişlemcilerin üretilmesiyle işlemci tasarımları ve kullanım alanları oldukça değişti. İlk mikroişlemci Intel 4004′ün üretilmesi (1971) ve bunu takiben ilk geniş çaplı kullanım alanına sahip olan Intel 8080′nin üretilmesi (1974) ile merkez işlem birimini yürütme metodları tamamiyle değişim gösterdi ve gelişen teknoloji ile birlikte küçük boyutlu bilgisayarlar ve cep telefonlarının üretilmesi küçük bir işlemcinin geliştirilmesini zorunlu kıldı. Bu sayede işlemcilerin kullanım alanları genişledi ve hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu. Günümüzde işlemciler; otomobiller, cep telefonları, bilgisayarlar ve daha bir çok üründe kullanılmaktadır.

Mikroişlemciler Nasıl Çalışır ?

Mikroişlemcilerin yapısında milyonlarca transistör denilen yarı iletken malzeme bulunmaktadır.Elektrik sinyalleri bu transistörlerden geçer ve toplama, çarpma, çıkarma ve bölme gibi temel matematiksel işlemlere dönüştürülür.Bu işlemleri yapan bölüme ALU(Arithmetic Logic Unit) denir. Bunun dışında işlemcide veriyolları, çeşitli kontrol ve denetleme bileşenleri bulunur.

İşlemcinin Temel Bileşenleri

ALU (Aritmetik ve Mantıksal İşlem Birimi) : Mikroişlemcinin birinci derece önem taşıyan birimidir.Toplama, çıkarma, çarpma, bölme komutlarını dönüştürür. Alu’nun ne kadar fonksiyonu varsa işlemci o kadar değer kazanır.

Komut Çözücü (Instruction Decoder): İşlemcinin yapması gereken kodların icrası için gerekli işlemleri başlatır ve komutun çalıştırılması için gerekli işlemleri belirler.

Kaydediciler (Registers): Anabellekteki veriler işlenmek üzere merkezi işlem birimine taşınır burada verilerin işlenmesi sırasında geçici olarak kaydedicilerde bekletilirler.

Veriyolu (Bus): İşlemcinin diğer donanım birimleri ile bağlantısını sağlayan iletken elektriksel yollardır.

Periyodik Cetvel (Peryodik Tablo) Nedir? Nasıl Kullanılır?


Periyotlar
Periyodik sistemin bugün kullanılan uzun Periyotlu biçiminde, doğal olarak bulunmuş ya da yapay yolla elde edilmiş olan 107 element artan atom numaralarına göre yedi yatay periyotta sıralanır ; lantandan (atom numarası 57) lütesyuma (71) kadar uzanan lantanitler dizisi ile aktinyumdan (89) lavrensiyuma (103) aktinitler dizisi bu periyotların altında ayrıca sıralanır. Periyotların uzunlukları farklıdır. İlk periyot hidrojen periyodudur. Ve burada hidrojen (1) ile helyum (21) yer alır. Bunun ardından her birinde 8 element bulunan iki kısa
periyot uzanır. Birinci kısa periyotta lityumdan (3) neona (10) kadar olan elementler, ikinci kısa periyotta ise sodyumdan (11) argona (18) kadar olan elementler yer alır. Bunları, her birinde 18 elementin bulunduğu iki uzun periyot izler. Birinci uzun periyotta potasyumdan (19) kriptona (36), ikinci uzun periyotta rubidyumdan (37) ksenona (54) kadar olan elementler bulunur. Sezyumdan (55) radona (86) kadar uzanan 32 elementlik çok uzun altıncı periyot, lantanitlerin ayrı tutulmasıyla 18 sütunda toplanmıştır ve özellikleri birinci ve ikinci uzun periyottaki elementlerinkine çok benzeyen elementler bu elementlerin altında yer alır. 32 elementlik en son uzun periyot tamamlanmamıştır. Bu periyot ikinci en uzun periyottur ve atom numarası 118 olan elementlerle tamamlanacaktır.

Gruplar
Helyum, neon, argon, kripton, ksenon ve radondan oluşan altı soy gaz, tümüyle dolu altı periyodun sonunda yer alır ve bunlar periyodik sistemin 0 grubunu oluştururlar. Lityumdan flüora ve sodyumdan klora kadar uzanan ikinci ve üçüncü periyottaki yedişer element ise sırasıyla I., II., III., IV., V., VI., VII. grupları oluştururlar. Dördüncü periyotta yer alan, potasyumdan broma kadar sıralanan 17 elementin özellikleri farklıdır. Bunların periyodik sistemde 17 alt grup oluşturdukları düşünülebilir, ama bu elementler geleneksel olarak 15 alt grupta toplanırlar ve demir, kobalt, nikel ve bundan sonraki periyotta benzer özellikte olan elementler tek bir grupta, VIII. Grupta yer alırlar. Potasyumdan (19) manganeze (25) kadar olan elementler sırasıyla Ia, IIa, IIIa, IVa, Va, VIa, VIIa alt gruplarında, bakırdan (29) broma (35) kadar olan elementler de Ib, IIb, IIIb, IVb, Vb, VIb, VIIb, alt gruplarında toplanırlar.
I. grup alkali metaller grubudur; lityum ve sodyumun yanı sıra potasyumdan fransiyuma kadar inen metalleri kapsayan bu grup, farklı özelliklere sahip Ib grubu metallerini içermez. Aynı biçimde, berilyumdan radyuma kadar inen elementleri kapsayan II. grup toprak alkali metallerdir ve IIb grubundaki elementleri kapsamaz. III. grubu oluşturan bor grubu elementlerinin özellikleri, IIIa grubunun mu yoksa IIIb grubunun mu, bu grupta yer alacağı sorusuna kesin bir yanıt getirmez, ama çoğunlukla IIIa grubu elementleri bor grubu olarak düşünülür. IV. grubu karbon grubu elementleri oluşturur ; bu grup silisyum, kalay, kurşun, gibi elementleri kapsar. Azot grubu elementleri V. grupta toplanmışlardır. VI. grup oksijen grubu elementlerinden, VII. grup ise halojenlerden oluşur. Hidrojen elementi bazı tablolarda Ia grubunda gösterilmekle birlikte kimyasal özellikleri alkali metallere ya da halojenlere çok benzemez ve elementler arasında benzersiz özelliklere sahip tek elementtir. Bu nedenle hiç bir grubun kapsamında değildir.
Uzun periyotların (4., 5. Ve 6. periyotlar) orta bölümünde yer alan IIIb, IVb, Vb, VIIb, Ib gruplarındaki ve VIII. gruptaki 56 elemente geçiş elementleri denir.
Bir Periyotta Soldan Sağa Doğru Gidildikçe;
Atom no, kütle no, proton sayısı, atom kütlesi, nötron sayısı, elektron sayısı, değerlik elektron sayısı artar.
Atom çapı küçülür.
İyonlaşma enerjisi artar.
Elektron ilgisi ve elektronegatifliği artar. (8A hariç)
Elementlerin metal özelliği azalır, ametal özelliği artar. (8A hariç)
Elementlerin oksitlerinin ve hidroksitlerinin baz özelliği azalır, asitlik özellik artar. (8A hariç)
Elementlerin indirgen özelliği azalır, yükseltgen özelliği artar. (8A hariç)
Bir Grupta Yukarıdan Aşağıya Doğru İnildikçe;
Proton sayısı, nötron sayısı, elektron sayısı, çekirdek yükü, Atom no, Kütle no artar.
Atom çapı büyür.
Değerlik elektron sayısı değişmez.
İyonlaşma enerjisi, elektron ilgisi ve elektronegatiflik azalır.
Elementlerin metal özelliği artar, ametal özelliği azalır.
Elementlerin, oksitlerin ve hidroksitlerin baz özelliği artar, asit özelliği azalır.
Elementlerin indirgen özelliği artar, yükseltgen özelliği azalır.

Drift Nedir? Nasıl Yapılır? Teknikleri Nelerdir?


İlk olarak 90′lı yılların başında Japonya’nın dağlık ve virajlı yollarından hızla inmeye çalışan kişiler tarafından keşfedilmiştir. Drift temelde aracın virajı dönme esnasında oluşan merkezkaç kuvvetine direnemeyip arka kısmının kopması prensibine dayalı bir olaydır ve buna verilen isimdir. Türkçeye “yanlama” olarak geçmiş fakat birçok kelimede olduğu gibi yabancı şekli daha çok kullanılmaktadır. Drift genel olarak gösteri amaçlı bir harekettir ve motorsporları açısından istenmeyen bir durumdur.
Çünkü drift aracın aktarma organlarına zarar vermekte ve lastiği yıpranmasıyla yol tutuşunu büyük ölçüde azaltmaktadır. Buna bağlı olarak da tur sürelerini düşürmektedir. Bir otomobilin drift yapabilecek nitelik taşıması için öncelikle jantların minimum 17″ ebatında olması ve ince yanak lastikler kullanılması gerekmektedir. Aksi taktirde lastiğin janttan çıkabilmesi olasıdır. Bunun haricinde arkadan itişli bir araç olması ve güçlü bir motora sahip olması gerçek manada driftin olmazsa olmazlarındandır. Bunlara ilave olarak gerçek bir drift aracında kitli diferansiyel bulunur, bu sayede arka taraf koptuğunda tekerlek hızı dengelenerek aracın rahat kontrol edilebilmesi sağlanır. Eksi kamber ayarı ile tekerlekleri hafif içeriye baktırıp, viraj çıkışlarında yeterli gücü hissedebilmek için motorda tork artırıcı düzenlemeleri yapmak önemlidir.


Drift yarışlarındaki devasa seyirci kitlesini görüp, “napıyor bu adamlar?” diye düşünenleriniz olabilir fakat aslında drift yarışlarının da bir altyapısı ve gelişmiş bir puan hesaplama sistemi vardır. Öncelikle Drift yarışında çizgiyi 1. geçmenin puana herhangi bir katkısı yok. Puanlama araçlara bağlanan drift box isimli bir aygıt tarafından yapılıyor. Drift box araca bağlanıyor ve drift anında otomobilin yolla yaptığı açıyı, hızı ve en önemlisi oluşan g kuvvetini hesaplıyor, ardından tüm bunların ortalamasını alarak ortaya bir skor çıkartıyor. İşte meşhur japon D1 Street Legal serisinde puanlamayı yapan alet budur. Bu sayede sürücünün yaptığı drift analiz ediliyor ve en yüksek puanı alan kişi yarışın galibi oluyor. Ama her zaman birinci olanlar araca en fazla drift yaptıranlar değil, en yüksek hızda powerslide’a en yakın ölçüde drift yapabilenlerdir. Yazının devamında powerslide ve diğer kavramları da açıklamaya çalışacağım.
Drift Yapma Teknikleri
El Freni İle Yanlama (Handbrake Drift)
Bu genel olarak en bodoslama tekniktir. Viraja giriş esnasında debriyaja sonuna kadar basılır ve aracın burnunu viraj içine doğru yönlendirirken el freni çekilir ve arkanın kopmasıyla beraber hemen bırakılıp gaza yüklenilir. Tabi yanlamanın en temel kuralı olan; arkadan kopan aracı kontra ile yani direksiyonu tam ters yönde kırarak toplamak gerekir. Aksi takdirde çok şık bir spin atacağınızı söyleyebilirim. (:
Ağırlık Transferi İle Yanlama (Weight Transfer Sliding)
Viraja gelirken vites küçültülür ve aracın burnu viraj içine doğru çevrilirken debiyaj hızlıca bırakılır, hemen ardından tekrar gaza yüklenilerek arkası kopan araçla hem hızlı hem de etkili bir yanlama gerçekleştirilir. Bu metodun asıl inceliği debriyajdan aniden ayağın çekilmesiyle aracın yavaşlaması ve sanki fren etkisi yapmışcasına ağırlık merkezinin ön tarafa kayıp arka tekerlekler üzerindeki yükün azalmasıdır. Bu sayede arka taraf vites küçültmeden dolayı sağlanan motor atikliğine yenik düşer ve kusursuzca yanlanır.
Güç İle Yanlama (Power Over)
Aracın önü viraj dışından içe doğru yönlenirken dip gaz verilir ve viraj süpürme dediğimiz hareketle viraj dış çizgiyi takiben yanlayarak dönülür. Bunu yapabilmek için güçlü tork’a sahip araç kullanmak gerekir. 150Hp’yi sınır değer olarak düşünürsek 200Hp ve üstü motorlar bu tarz yanlama için uygundur. Tahmin edeceğiniz üzere trafikte güçlü motora sahip araç kullanan zengin arkadaşlar tarafından kullanılan en yaygın yanlama şekli de budur.
Karşıt Ağırlık Transferi İle Yanlama (Opposite Weight Transfer Sliding)
Viraja nizami apeksinden girilirken direksiyon viraj dışına doğru kırılıp aniden içe çevrilirse ağırlık merkezinin ani yer değişimi sebebiyle aracın arka kısmı kaymaya başlar ve araç gaz verilerek kontra ile toplanır. Göze en hoş gelen ve en teknik yanlama şekli bence budur.
Debriyaj İle Yanlama (Clutch Kick)
Aracın güçten düştüğü durumlarda gerekli gücü alabilmek için deviri yükseltip debriyajı bir anda bırakma suretiyle patinaj sağlayıp arkayı kaydırmak için kullanılır. Güç ile yanlamaya çok benzer bir yöntemdir.
Fren İle Yanlama (Brake Sliding)
Viraja girerken önce araç viraj içine doğru yönlendirilip arkadan kayana kadar sert fren yapılır. Aracın arkası kaymaya başladıktan sonra gaz verilerek kontra ile toplanır. Burada dikakt edilmesi gereken, aracın hızının çok iyi ayarlanması ve frenleme esnasında önden kaymaya mahal vermeden gaza yüklenmektir.
Hız İle Yanlama (Powersliding)
Bu yöntem geniş virajlarda yapılır ve yüksek hızlardayken direksiyonu yavaşça kırarak önden kayma olmadan hız artırılmaya devam edilir. Bu esnada merkezkaç kuvvetinin etkisiyle siz bir yandan direksiyonun açısını arttırırken bir yandan da gaz vermeye devam ettiğinizden çok yüksek hızla ve tamamen yanlayarak virajı alırsınız. Eğer başlangıçta direksiyonu fazla kırarsanız araç önden kaymaya başlayacaktır ve daha drift başlayamadan gaz kesip toplamak zorunda kalırsınız.


Son olarak driftle zaman kaybetmeden bir virajı en hızlı dönmek için apex’in hangi çizgisinin kullanılması gerektiğine bakalım.
Cyan Çizgi: Apex’e geç girmek, dolayısıyla viraj girişinde kaymalarla beraber virajdan düz bir çizgi halinde hızlanarak çıkmaktır. Viraj orta hızlı dönülmüş olur.
Mavi Çizgi: Apex’e erken girmek, dolayısıyla viraj çıkışında kaymalarla beraber virajdan yavaş çıkmaktır. Yani viraj yavaş dönülmüş olur.
Yeşil Çizgi: Apex’e optimum şekilde girip, yine optimum şekilde çıkmaktır. İşte 90 derecelik bir viraj en hızlı bu şekilde dönülebilir.
Aşağıdaki videoda motoru 300 HP’den 530 beygire modifiye edilmiş bir Subaru Impreza VRX STI ve yine doldurulmuş bir Ford Fiesta ile çeşitli yanlama ve sürüş teknikleri göreceksiniz. Bu hareketlerin sivil yaşam içerisinde yani topluma açık alanlarda yapılması büyük ve ölümcül kazalara neden olabilir. Bu nedenle drift denemelerinin trafiğe kapalı alanlarda, tercihen pistlerde yapılması en güzeli olacaktır. Burada esas olan; hiç kaza yapmamış olmanız veya ne kadar müthiş bir sürücü olduğunuz değil, insanların yaşam hakkına ne kadar saygı duyduğunuzdur.

Benzin Motoru(Otto Motoru) Nedir? Nasıl Çalışır?


Benzin motorları günümüzde en çok kullanılan motor tipi olup, %20′lik verimi aşamasa da halen kullanılmaya devam edilmektedir. Artık elektrik motorlarına yönelinmesini savunsam da petrol bitmediği sürece içten yanmalı motorlar da tarih olmayacaktır. Tabi hidrojen kullanan otomobiller de aynı tip içten yanmalı motor kullanmakta fakat yapıları biraz daha farklıdır. 1876 yılında Alman mühendis
Nikolaus Otto tarafından bulunan benzin motorları o dönemlerdeki %3-5′lik verimden bugün en iyi bir Ferrari motorunda %20′lere kadar çıkartılmıştır fakat yine de yakıtın oluşturduğu kuvvetin yaklaşık %10′u aktarma organalarına(arkadan itişli bir otomobil için), %5′i pistonların ataletine, %5′i sürtünmeye ve %60 kadarı da ısı olarak dışarı atılıp tamamen boşa harcanmaktadır. Yani tekerleklere iletilebilen verimli güç ancak harcanan yakıtın oluşturduğu enerjinin %20′si kadar olabilmektedir. Benzin motorlarını yeterince kötüledikten sonra, biraz da çalışma sistemine bakacak olursak; en çok kullanılan motor tipi olarak enjeksiyonlu motorları görmekteyiz. Enjeksiyonlu motorlar karböratörlü motorlara nazaran daha homojen bir yakıt + hava karışımı gerçekleştirebildiğinden tercih edilmektedir. Günümüz benzinli motorlarında tümüyle enjeksiyon sistemine geçilmiştir.Benzinli bir motorun çalışmasını en basit haliyle şöyle ifade edebiliriz; motorun emme kanalına dışarıdan alınan temiz hava, yine emme kanalının bitiminde bulunan enjeksiyon ucundan yakıtın püskürtülmesiyle silindir içerisine yakıt + hava karışımı olarak alınır. Silindirde yanmanın gerçekleştiği ve yanma odası olarak adlandırılan pistonun silindirin en üst kısmındaki alanında homojene yakın bir hava + yakıt karışımı sıkıştırılarak buji ile ateşlenir. Ateşlemenin etkisiyle hızla genişleyen silindir hacmi ve buna bağlı olarak pistonun aşağıya itilmesi, pistona bağlı olan krank-biyel mekanizmasını harekete geçirir. Biyel, piston kolu demektir. Krank ise, aracın hareketi için gerekli momentumu sağlayan bir mildir. Pistona bağlı biyel mekanizması, pistondan aldığı doğrusal hareketi krank mili üzerine dairesel harekete çevirerek iletir. Krank mili de şanzımana bağlı olup, tekerleklere giden gücün ayarlanması sağlanır.Yanda görülmekte olan dört zamanlı bir motorun çalışma safhalarıdır. Bunlar;





1. Emme: Temiz hava + benzin karışımı üstte sol taraftaki emme kanalındaki sübapın açılmasıyla ve pistonun aşağıya doğru hareketinden oluşan vakum etkisiyle silindir içerisine alınıyor.
2. Sıkıştırma: Silindir içerisine alınan hava + yakıt karışımı pistonun yukarı hareketiyle sıkıştırılarak hen sıcaklığı hem de basıncı yükseltilip çok ufak bir hacme hapsediliyor. Bu esnada her iki sübap ta tam kapalı konumda olup, yalıtım sağlanmaktadır.
3. Yanma: Sıkıştırılan benzin + hava karışımı sübapların tam ortasında yer alan buji(kıvılcım üreten eleman) ile ateşlenerek yanma gerçekleşir. Aracın hareketini sağlayan güç bu anda üretilir.
4. Egsoz: Yanma sonrasında piston yukarı geri gelirken, yanmış artık gazlar üst sağ tarafta yer alan egsoz sübabının açılmasıyla dışarıya atılır. Ardından pistonun aşağıya tekrar gelmesi esnasında 1. çevrim yani emme safhası tekrar başlar.
Motorun sarsıntı yapmaması için dikkat edilen en önemli faktör silindir sayısıdır. Örneğin V-tipi bir motorda 5 silindir uygulamaya kalkarsanız, bir tarafta iki diğer tarafta üç silindir bulunmak zorunda olacağından inanılmaz bir titreşim oluşur ve motor çalışamaz.
Genel olarak kullanılan silindir düzenlemeleri şöyledir:





Sıra tipi silindirleri olan bu motorlar genellikle önden çekişli ekonomi sınıfı araçlarda kullanılır. Dört silindirli olan bu motor tipinin kullanımı çok yaygındır. Fazla yer kaplamaz, buna karşılık istenilen gücü fazlasıyla karşılayabilir.



V tipi olarak bilinen bu motorlar ise birbirine genellikle 90 derece ile konumlandırılmış simetrik ve aynı sayıdaki silindirlerden oluşur. Örneğin yukarıda bir V6 motorunu görmektesiniz. karşılıklı üçer silindir bulunan bu motor yüksek güç üretmesi için tasarlanmış spor veya yarış otomobillerinde yaygın olarak kullanılır. V8, V12 ve V16 şeklinde daha güçlü versiyonları da vardır. Bu motorlar sıra tipli motorlardan çok daha sarsıntısız ve pürüzsüz çalışırlar. Çünkü pistonların hareketiyle oluşan merkezkaç ve atalet kuvvetleri karşılıklı olarak birbirlerini sönümler. Çekişin yani torkun güçlü ve sürekli olduğu bu tip motorlar yakıt ekonomisi yönünden sınıfta kalırlar. Bu nedenle günümüzde kullanım alanı azdır.



Silindirlerin yatay olarak konumlandırıldığı bu tip motorların kullanım alanı azdır. Sadece birkaç marjinal otomobil firması tarafından(örneğin Subaru) kullanılır. Bu motorların şu avantajı vardır; dikey duran silindirler içerisinde piston hareket ederken pistonun kendi ağırlığından kaynaklanan büyük bir atalet kuvveti oluşur. Pistonlar yatay olduğunda yerçekimi etkisi altında oluşan piston ağırlıkları motora değil silindir yüzeylerine biner. Bu da oluşan ataleti azalttığı gibi pistonun ağırlığı neredeyse yokmuş gibi çalışarak daha yüksek devirle ve rahat hareket ettirilmesi sağlanır.

Nüfus ve Yerleşmeyi Etkileyen Faktörler Nelerdir?


Dünya üzerinde nüfusun dağılışı son derece düzensizdir. Şehirlerde bir km2 lik alanda birkaç bin nüfus barınırken çöller, kutuplar ve tundra alanlarında birkaç bin km2 lik alana birkaç İnsan düşmektedir. Nüfus dağılışı kıtalara ve ülkelere göre farklılık göstermektedir.

Nüfusun dağılışını etkileyen faktörler;

Doğal Faktörler

İklim

Sıcaklık ve yağış nüfusun dağılışını etkileyen en önemli iklim elemanlarıdır.
Ilıman iklim bölgelerinde yeterli yağış alan yerler sık nüfusludur. Yağışın çok az ve sıcaklığın yüksek olduğu çöl bölgeleri ve sıcaklığın yıl boyunca sıfır derecenin altında olduğu kutup bölgeleri ile dağlık alanlar nüfuslanmayan yerlerdir. Ülkemizde genel olarak iklim şartlarının elverişli olduğu kıyı bölgelerimiz yoğun nüfusludur.
Buna karşılık, iklimin soğuk olduğu Doğu Anadolu ve diğer bölgelerimizdeki yüksek sahalar seyrek nüfusludur. Ayrıca Tuz Gölü çevresi ve Konya havzası gibi kurak sahalar da seyrek nüfuslu alanlardır.

Yerşekilleri

Nüfusun dağılışı üzerinde yükselti, eğim, bakı ve dağların denize göre uzanışı etkilidir. Yükseltinin fazla olduğu dağlık alanlar yerleşme için elverişli alanlar değildir. Dünya nüfusunun büyük bir kısmı ova ve benzeri düzlük alanlarda yaşamaktadır. Çünkü yüksek dağlık alanlarda iklim şartlarının elverişsiz olması, tarım alanlarının sınırlı olması ve ulaşımın zor olması nedeniyle yerleşme için tercih edilmemektedir (Himalayalar gibi). Sadece Ekvatoral Bölgede alçak yerlerde nemlilik ve yağış fazla, bitki örtüsü gür olduğu için yüksek yerler (yaklaşık 2000 m civarı) yerleşme için alçak yerlere göre daha elverişlidir.
Ülkemizde nüfusun dağılışı yüksek ve engebeli sahalar ile ovalar arasında büyük farklılık oluşturur. Türkiye ortalama yükseltisi fazla olan bir ülkedir. Bu nedenle belli bir yükseltiden sonra sürekli yerleşim yerlerine rastlanmaz. Ülkemizde düz veya az eğimli arazilerde özellikle verimli ovalarda yoğun yerleşme görülür.
Kuzey Yarımküre’de yer alan ülkemizde dağların güney yamaçları bakı etkisiyle daha fazla ısındığı için diğer yamaçlara göre daha sık nüfusludur.
Ülkemizde dağ sıraları genellikle doğu-batı doğrultusunda uzanır. Karadeniz ve Akdeniz’de kıyıya paralel uzanan dağlar denizel etkinin iç kesimlere girmesini engellediği için iç kesimler daha az yağış alır ve iç kesimlerle kıyı arasındaki ulaşım zor şartlarda gerçekleşir. Bundan dolayı kıyı bölgeler iç kesimlere göre daha yoğun nüfusludur.

Su Kaynakları
İçme ve kullanma suyunun temini, tarımda ve sanayide suya ihtiyaç duyulması nedeniyle bir çok yerleşim birimi genellikle su kaynaklarının yakınında kurulmuştur. Afrika Kıtasında Nil nehri, Asya’da Ganj, İndus nehirlerinin havzaları nüfus ve yerleşmelerin yoğun olduğu alanlardandır.
Ülkemizde ilk yerleşime açılan sahaların Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki yerler ile Göller yöresi ve çevresi olması da bu duruma bir örnektir. Adana (Seyhan), Ardahan (Kura), Amasya (Yeşilırmak), Eskişehir (Porsuk), Hatay (Asi) ve Edirne (Tunca) gibi şehirler akarsu kenarında kurulmuştur.
Ayrıca, deniz ulaşımı, turizm ve balıkçılığın etkisiyle bir çok kentimiz deniz kenarında kurulmuştur. (Trabzon, istanbul, İzmir, Antalya gibi)

Toprak Özellikleri
Ülkemizde elverişli iklim şartlarına sahip verimli toprakların bulunduğu sahalar yoğun nüfusludur. Kıyı kesimlerdeki Çukurova, Silifke Ovası, Bakırçay, Gediz, Büyük Menderes, Küçük Menderes, Sakarya, Çarşamba ve Bafra Ovaları ile İç kesimlerdeki Kayseri, Eskişehir, Erzurum, Balıkesir Ovaları gibi verimli tarım alanları yoğun nüfuslu iken, tarıma elverişsiz toprakların bulunduğu Taşeli Platosu, Tuz Gölü çevresi gibi yerler seyrek nüfusludur.

Bitki Örtüsü
Bitki örtüsünün gür olduğu yerler tarla açma ve yerleşme için elverişli olmadığı için bu yerlerde nüfus seyrektir. Ancak ormanlardan hem inşaat malzemesi ve yakacak temininde hem de sanayide yararlanılması nedeniyle ormanların yakınında çok sayıda kır yerleşmesi bulunmaktadır.

Beşeri Faktörler

Tarihi Nedenler
Ülkemiz coğrafi konumu nedeniyle tarihi çağlar boyunca yerleşime sahne olmuştur. Günümüzdeki birçok şehir ve kasaba eski bir tarihi geçmişe sahiptir. Bu yerleşmelerin bir çoğu önemini kaybetmeden günümüze kadar büyüyerek gelmişlerdir. Örneğin İstanbul, Bursa, Edirne gibi şehirlerde yerleşmeler çok eskiye dayanır.
Sanayi, Ticaret ve Yeraltı Kaynakları
Ülkemizde bazı yerleşim alanlarının gelişmesinde sanayi ve yer altı kaynakları etkili olmuştur. İskenderun, Karabük ve Karadeniz Ereğlisi’ndeki demir-çelik fabrikaları buraların gelişmesinde etkili olurken, Zonguldak’ın taşkömürü, Batman’ın ise petrol çıkarımı sayesinde nüfusları hızla artmıştır. İstanbul, İzmir, Bursa, Gaziantep, Adana gibi şehirler sanayi üretiminin fazla olması nedeniyle aynı zamanda ticaret merkezleri durumundadır.

Ulaşım

Günümüzde bir çok yerleşmenin gelişip büyümesinde elverişli ulaşım imkanlarına sahip olması etkili olmuştur. Ulaşım ticari faaliyetlerin gelişmesinde önemli bir faktördür. Kara, demir, hava ve deniz ulaşımına sahip olan kıyı yerleşmeleri gelişerek zamanla büyük kentlere dönüşmüşlerdir. İstanbul, İzmir ve Samsun gibi.

Tarım

Tarımın yoğun olarak yapıldığı verimli ovalar nüfusun sık olduğu alanlardır.Tarsus, Söke, İnegöl, Rize, Bilecik, Nevşehir ve Amasya gibi küçük ve orta büyüklükteki şehirlerin çoğu tarım şehri karekterindedir.

Turizm

Özellikle Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinin kıyı kesimleri başta olmak üzere bir çok yerleşim alanı turizm faaliyetlerine bağlı olarak gelişmiş ve nüfus yoğunluğu artmıştır. (Bodrum, Marmaris, Kuşadası ve Antalya gibi.)
Hakkari, Ardahan ve Kars illeri iklimin elverişsiz olması yerşekillerinin engebeli olması, tarım alanlarının yetersiz olması, ulaşım ve sanayinin gelişmemiş olması gibi nedenlerle seyrek nüfusludur. Muğla’da iklim elverişli olmasına rağmen yerşekillerinin engebeli olması, tarım alanlarının sınırlı olması, sanayinin fazla gelişmemesi nüfuslanmayı olumsuz yönde etkilemiştir. Ancak Muğla’nın kıyı kesimlerinde turizme bağlı olarak nüfus yoğunluğu artmıştır. Tuz Gölü çevresi yerşekilleri bakımından elverişli olmasına rağmen iklimin elverişsiz olması (özellikle yağışın az olması) ve toprakların tuzlu olması nedeniyle tarımsal faaliyetler sınırlıdır. Bu yüzden seyrek nüfusludur. İstanbul, Bursa ve İzmir illeri iklimin elverişli olması, sanayi, ulaşım, turizm ve ticaretin gelişmiş olması nedeniyle yoğun nüfusludur.

Bobin Nedir? Nasıl Çalışır?


Devrelerde bulunan akım yollarının hepsi genel açıdan birer bobin görevi yapmaktadır. Bobinin bu yollardan farklı olan yanı uzunluk ve kendi üzerine olan etkisidir. İlk elektrik akımı bulan insanoğlu uzun bir teli metal parça üzerine sararak akım geçirdiğinde metalin mıklatıs görevi yaptığını ve akımın yönüne göre
metalin uçlarında NS kutuplarının oluştuğunu bulmuştur. Bulan kişi yine Farday(1791-1867)’dır. Kısacası bobin bir iletkenin üzerinden geçen akımı manyetik alan çizgilerine çevirerek yapısal olarak enerji dönüşümünü gerçekleştirmiştir.
Tersi durumundada yani bir mağnetik cisim mağnetik alan çizgileri bobini kesecek şekilde hareketlendirilirse bobin üzerinde bir akım oluşur işte bu temel akımdır. Normal devre içi kullanımında oluşan bu mağnetik çizgiler farklı şekillerde sarıldığında kendisi üzerine ters mağnetik alan kuvveti uygulayarak üzerinden geçen akımı yavaşlatmıştır.
Bu sayede gecikmiş bir akım çıkıştan alınabilir. Bu durum yine kondansatörede olduğu gibi AC devrelerde kullanılır. Etrafında bulunan dielektrik madde ve kullanılan iletkenin özelliği bobinin özelliklerini belirler.

Elektrik Motoru Nedir? Nasıl Çalışır?


Elektrik motoru, elektrik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren elektrik makinesidir. Elektrik motorlarının birçoğu döner düzeneklidir. Yani bunlar ben birçoğu döner düzeneklidir. Yani bunlar benzerleri olan üreteçler gibi, bir çekirdek aralığıyla ayrılmış bir sabit (stator) öbürü hareketli (rotor) silindirsel, eş eksenli iki ferromanyetik armütürden oluşur.

Yaygın kullanılan bir aygıt olan elektrik motoru buzdolabının kompresörünü, çamaşır makinesinin pompasını, mutfak aspiratörünün pervanesini çalıştırır. Saniyede uygulanan hassas, tekrarlamalı ve süratli işlemler için kullanılan elektrik motorlarında, geleneksel sargılar (bobin) yerine, samaryum-kobalt mıknatısı gibi nadir, toprak metallerinden yapılmış sabit mıknatıslardan yararlanılır. Elektrik motorlarının titreşim yapmayışı, bu aygıtları özellikle hassas yörüngelerin izlenmesi ve lazerle işaretleme gibi uygulamalarda tercih edilir kılınmıştır. Günümüzde elektrik motorları çoğunlukla mikro işlemcilerle donatılmış ve böylece çalışması kullanıcının ihtiyaçlarına göre ayarlanabilir duruma getirilmiştir. Elektrik motorları doğru akım motorları veya alternatif alan motorları, senkron motorlar veya asenkron motorlar gibi çeşirlere ayrılır. Bunların her birinin kendine özgü uygulama alanları vardır.
Takım tezgâhlarında elektrik motorlarında dönme hızını, işleyen malzemenin çelik, aleminyum veya titan oluşuna göre ayarlar; bunun için, standart asenkron motora mikro işlemcili bir frekans dönüştürücü bağlanmıştır. Bir silahın optronik nişan sistemini çok büyük bir hassasiyetle hedefe doğrultabilmek için, sisteme takılı olan doğru akım motoru, rotorunun kesin konumunu ölçen bir algılayıcıyla ayarlanır.
DOĞRU AKIM MOTORLARI
Hareketleri düzgün, kesin ve güçlüdür. Hızları kolaylıkla değiştirilebilir; ama bunlar çalışırken kıvılcım çıkarır. Eğer bir motor hem sık sık durup çalışacak, hem hassas hız ayarlarına elverişli olacak hem de yük altındayken ani frenlemeler yapacaksa, böyle bir motorun seçimi kolay değildir. Bu koşullar, en yüksek verimin istendiği uygulamalrda aranır. Bu durumda, güçleri onlarca megawatta ulaşan doğru akım motorları kullanılır.
Bu tip motorun en büyük kusuru, bir kolektörü akımla besleyebilmek için fırçaların kullanılması zorunluluğudur.; fırçalar bu işi kolektöre sürtünerek gerçekleştirir, dolayısıyla da kolektörü hem aşındırır, hem de kıvılcım üretir. Bu nedenle doğru akım motorları tümüyle kapalı bir çerçevenin içinde bulundurulur ve içeriye toz veya nem girmesine izin verilmez. Akaryakıt deposu gibi patlama tehlikesinin bulunduğu yerlerde bu tip motorlar kullanılmaz. Buna karşılık, doğru akım motorlarının çok geniş bir çalışma düzenine sahip olma gibi bir üstünlüğü vardır. Bu motorların hızı, bağıl değer olarak 1 ile 300 arasında değişebilir, oysa aynı güçteki bir asenkron motorun çalışma aralığı üç kez daha dardır.
Bir doğru akım motorunun elektronik hız değiştiricisi basittir, hız değişim komutlarına ve ani yüklere kusursuz cevap verir. Doğru akım motorları, düz malzemelerin yüksek bir duyarlılıkla sarılması veya açılmasının gerektiği her yerde kullanılır. Konum kesinliliğinin ve düzenli hareket tekrarının önemli olduğu alanlarda bu tip motorlardan yararlanılır. Otomobil sanayinde son derece gelişkin deneme tezgâhlarında, açılır-kapanır köprülerde ve teleferiklerde hâlâ elektrik motoru kullanılmaktadır. Metalürji sanayiinde son derece gelişkin işlemlerde, mesela metal ambalaj yapımında kullanılan saçların üretiminde, metalin hem işlenme hızı dakikada 800 m’ye ulaşır, hem de kalınlığı 0,17 mm’ye kadar incelir; işte çok duyarlı bir denetim sistemi gerektiren bu tip uygulamalarda doğru akım motorları tereddütsüz tercih edilir.

ALTERNATİF AKIM MOTORLARI
Bu motorların asenkron tipleri standart bir aygıt olmuştur. Senkron tipleriyse, büyük güç gerektiren yerlerde kullanılabilir. Alternatif akım motorları iki grupta toplanabilir: asenkron motorlar (indüksiyon motorları) ve senkron motorlar. Bütün bu motorların temel ilkesi, metalden yapılmış bir kütlenin, döner bir elektromanyetik alan yardımıyla sürüklenmesine dayanır.
Bu iki grup motorlarda da eksenli iki armütür bulunur: bunların ilki olan stator sabit, ikincisi rotorsa hareketlidir. Senkron motorun statoru asenkron motorun statoruyla aynı şekilde ve aynı yapıdadır; birbirinden vernikle yalıtışmış manyetik saçlardan oluşan bir bilezik biçimindedir; bu saçların üzerindeki yivlere üç fazlı akımlarla beslenen bir sargı sarılmıştır.
Bir senkron motorda manyetik alanı, rotorun sargısını besleyen bağımsız bir doğru akım yaratır; burada rotorun çalışma hızı vardır. Bu tip motorların başlıca yetersizliği, rotorun kendi başına harekete geçmemesi sorunudur. “Özsenkron” denen motorlarda, rotorun sargısı yerine sabit mıknatıslar kullanılır.
Asenkron motorun çalışması oldukça farklıdır: rotorun sargısı çok fazladır ve rotora yalnız statordan kaynaklanan tek alan akım indükler. Rotor başka hiçbir enerji kaynağına bağlı değildir. Dönme hızı ne olursa olsun (ilk çalışmada bile), mekanik bir kuvvet çifti sağlar; düzenli çalışma sırasında bu hız senkron hızından (yani döner alan hızından) farklıdır; bu hız farkı motorun üzerindeki yüke bağımlıdır.
Sincap kafesli motorlarda sargı, yapraklı bir rotorun yivlerine yerleştirilmiş bakır veya aleminyum çubuklardan oluşur; bu yapı basit, sağlam ve ucuzdur. Bu tip motorlar, imalat sanayiinde, pompaların ve vantilatörlerin çalıştırılmasında veya ambalajlamada çok yaygın olarak kullanılan standart aygıtlardır. Bu aygıtlar artık, mikro işlemciyle denetlenen frekans dönüştürücüsü sayesinde doğru akım motoruyla rekabet edebilecek güçtedir.
Gücü 10 megawatta kadar çıkabilen doğru akım motoru (1), çok hassas ayarları mümkün kılan güç değiştiricisinin basitliğiyle üstünlük sağlamıştır. En önemli olumsuzluğu ise üstünde sürtünen fırçalar nedeniyle aşınan ve kıvılcım üreten bir kolektörünün bulunmasıdır. Sincap kafesli üç fazlı asenkron motor (2), sağlam, basit ve ucuz olması nedeniyle sanayide yaygın olarak kullanılır. Başka hiçbir güç kaynağına bağlı olmayan rotoru, dönme hızı herne olursa olsun bir kuvvet çifti üretir. Ama dönme hızı da statik bir frekans dönüştürücüyle ayarlanabilir. Nominal hızı dakikada 58,5 devir olan 12 MW’lik bu senkron motor (4), Belçika’da Sidmar çelik fabrikasında sıcak hadde makinesini çalıştıran ve tirostorlar aracılığıyla alternatif akımla beslenen iki dev motordan biridir. Hadde dizisi içine giren 23 cm. kalınlığında 23 t’luk çelik levhalar bu haddeden, yüksek kalitede ince saç bobinler olarak çıkmaktadır. Dev veya minik hangi güçte olursa olsun elektrik motorlarından her alanda yararlanılabilmektedir. Bunun bir örneği yaklaşık 60 kere büyütülmüş, sabit mıknatıslı ve pille çalışan şu minik kol saati motorudur (3). Sürtünmesiz çalışması ve düşük tüketimi bu motora neredeyse sınırsız bir ömür kazandırmaktadır.
HIZ DEĞİŞİMİ
Bir elektrik motorunu istenen hızda döndürmek için, motora mikro işlemcili elektronik bir hız değiştiricisi takmak gerekir.
Değişen hızlar kullanmak söz konusu olduğunda, ilk seçim doğru akım motoru olur. Bu tip motorlarda sabit uyarı altında dönme hızı rotor üzerine uygulanan gerilimle doğru orantılı olarak değişir, kuvvet çifti ile rotordan geçen akımın şiddeti arasındaki oran aynı kalır. Bunun için motora bir redresör (doğrultucu) takmak gereklidir.
Asenkron motorun hız değiştiricisi çok daha karmaşıktır; bu iş için statik frekans dönüştürücüsü kullanılır. Dönüştürme işi iki aşamada yapılır ve ilk aşama sabit bir doğru akımın elde edilmesidir. Dolaylı dönüştürücü denen bu dönüştürücü (konversitör), diyotlu bir redresör ile düzenleyci bir filtreden oluşur bu bileşim bir doğru akım kaynağı işlevi görür. Bunun ardından, yarı iletekn bir dalga üretecinden aluşan doğru akım-alternatif akım dönüştürücüsü gelir. Bu işlem için çoğunlukla, tam olarak bir sinüzoidal akım oluşturma üstünlüğüne sahip darbe genişliği modülasyonu tekniği uygulanır; elbette bu durumda sayısal işlemler için mikro işlemciler kullanmak gerekir.
Günümüzde işlemler dizisinin giderek kusursuz hale getirilmesine yönelik çabalar yoğunlaştırılmış ve bu amaçla “vektörel denetim” denilen yöntem geliştirilmiştir; bu yöntemde, bir başka modülleme tekniğiyle asenkron motorun denetimi basitleştirilmiştir. “Park dönüşümü” denen bir değişkenler değişimiyle, üç fazlı motorun statorundan geçen üç ani akıma tekabül eden iki akımdan yararlanılır; Park stator akımını oluşturan bu iki bileşen, mıknatıslama akımı ve etkin akımdır. Akı, kuvvet çifti ve dönme hızı buna bağlı olarak değişir. Böylece, doğru akım motoru ile artık onun kadar kolay denetlenebilen bu asenkron motor arasında benzerlik kurulabilir.

Klavyenin İcadı, F-Q Klavye Karşılaştırması ve Tarihçeleri



Q Klavye

Q klavye olarak bilinen tuş dizilimi aslında daktilonun icat edildiği günden beri değişmemiştir. Neden bu şekilde dizildiği konusunda çeşitli söylentiler de mevcuttur elbette. Bu söylentilerin içerisinde en yaygın olan hikayesi ise; Yazı makinesinin mucidi olan Christopher Latham Sholes, 1867′de cihazın patentini almış ve ilk çalışan örnekleri ortaya koyduğu sırada cihazın tasarımının neden olduğu mekanik bir
sorunla karşılaşmıştır. İcat ettiği bu makinenin harfleri kâğıda basmak üzere kullandığı mekanik harf kolları, kapalı bir kutunun içinde yer almaktadır. İki kol birden kâğıda doğru havalandığında kağıdın içerde sıkışmasına neden olmaktadır. Christopher bu sorunun çözümü için, yazarın yazım hızını yavaşlatmak üzere harflerin yerlerini olabildiğince karıştırarak en çok kullanılan harfleri elin en zor ulaşabileceği yerlere yerleştirmeyi uygun görmüş ve Q klavye adını verdiğimiz harf dizilimi ortaya çıkartmıştır. Aslında bir nevi daktilonun hızlı yazmaya karşılık fazla bozulmasından dolayı, yavaş yazmaya zorlama amacıyla ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Özellikle en çok kullanılan harflerin yeri klavyede en ücra köşelere dağıtılmıştır. Bu şekilde yaygın olarak sağ elini kullanan insanların zayıf ellerini kullanmak zorunda bırakılmış, bu harfler de itinayla sol tarafa doğru toplanmıştır.
Aslında Q klavye İngilizce de dahil neredeyse hiçbir dil için faydalı değildir. Her dile ayrı olarak klavye üretilmesine karşılık yaygın olarak kullanılanı Q klavyedir.




F Klavye
Türkçeye en uygun olan, Türkçe için geliştirilmiştir bir klavye çeşididir. Okunuş olarak ‘Ef’ diye tabir etsek de aslında doğru okunuşu ‘Fe’ Klavyedir. Q klavyenin aksine F klavye daktilolarda kolay, hızlı ve hatasız yazmak amacıyla, Türkçede çok sık kullanılan seslerin karşılığı olan harfler F klavyede kolay ulaşılabilecek yerde, harflerin kullanılma oranları, hece ve söz yapısı, parmakların kullanılabilir kuvvetleri ve işlevsellikleri göz önünde bulundurularak üretilmiştir. Bu bakımdan F klavye Q klavyeden daha üstündür diyebiliriz. Türkiye’deki tüm daktilo makinelerinin Milli Klavye’ye dönüştürülmesi, 1963 yılında Gümrükler Kanunu’na eklenmesi ve 1974 yılında Türk Standartları Enstitüsü tarafından Zorunlu Standart olarak onanmasıyla kesinleştiğini söyleyebiliriz. F klavyenin mucidi ve bu standardın gerçekleşmesini sağlayan kişi ise İhsan Sıtkı Yener’dir.
Yaklaşık olarak 30.000 Türkçe söz ölçü alınmıştır. Bu değerlendirme sonucunda çok kullanılan birkaç harflerden a harfi 26.323, e harfi 16.308, k harfi 13.542, i harfi 13.384 kez, m harfi 11.263, l harfi 10.496, t harfi 9.669, r harfi 8.698 kez geçmekteydi. Q klavyede ise en çok kullanılan kelimeler, en uç noktalara yerleştirilmişti.
F Klavyedeki harflerin parmaklara ve ellere dağılımı ve harflerin kullanım yüzdeleri ise;

Freze Tezgahları Nasıl Çalışır? Çeşitleri Nelerdir?


Frezeleme,kesme hareketi takımın kendi etrafında dönmesi ve parçanın ilerleme hareketi yapması ile gerçekleşen bir işlemdir.Frezeleme,takım çevresindeki dişler yardımıyla gerçekleşir.Frezeler işleme yöntemi bakımından çevresel ve alın olmak üzere ikiye ayrılır.Çevresel frezelemede talaş, takımın çevresinde bulunan dişlerin ,alın frezelemede ise takımın alın yüzeyindeki dişler tarafından kaldırılır.Frezeler takımın bağlandığı

mile göre adlandırılır.Milin konumu yatay olan frezeler;yatay freze,dikey olana; dikey freze denir.Ayrıca hem yatay, hem de dikey çalışan frezelere universal tezgah adı verilir.
Freze takımları hız çeliğinden yapılmış yekpare ve sert metalden yapılan uçlu olabilirler.Yekpare takımlar değiştirilemezken, uçlu frezeler değiştirilebilir.Frezelerdeki önemli bir konuda diş sayısıdır.Diş sayısı malzemeye göre seçilir.Yumuşak malzemelerde büyük talaş kaldırılır ve diş sayısının az dişler arası boşluğun fazla olması gerekir.Sert malzemelerde ise diş sayısı fazla ve dişler arası boşluğun az olması gerekir.
FREZE TEZGAHI ÇEŞİTLERİ
Çeşitli tip ve ölçülerde pek çok freze tezgahları varsa da bunların çoğu birbirine benzer. Sütunlu ve konsollu olanlar çoğunlukla okul ve endüstri atölyelerinde kullanılır. Sütunlu ve konsollu denmesinin sebebi, fener milinin bir sütun içine yerleştirilmiş olmasındandır.
Freze tezgahlarını yapılarına göre dört grupta incelemek doğru olur:
1. Sütunlu ve konsollu tip freze tezgahları
• Yatay freze tezgahı
• Düşey freze tezgahı
• Üniversal freze tezgahı
2. İmalat ve gövde tipi freze tezgahları
3. Planya tipi freze tezgahları
4. Özel freze tezgahları
• Kopya freze tezgahları
• Elektronik ve hidrolik kumandalı freze tezgahları
Sütunlu ve Konsollu Tip Freze Tezgahları
a.Yatay Freze Tezgahı:
Freze çakılarının takıldığı malaya milli yataya paraleldir. Bunlar tek tek işlenen parçaların yapımında olduğu kadar, seri imalat için de elverişli tezgahlardır. Tezgahın tablası el veya otomatik olarak ilerletilir. Tabla aşağı yukarı ve sağa sola hareket ettirilir. Elektrik motorundan aldığı hareket, hız kutusu vasıtası ile malafa miline iletilir ve çeşitli devir sayılarında işlemler yapılır. büyük yapılı tezgahlarda tablanın rahat hareketi için ayrıca bir elektrik motoru daha vardır.
b. Düşey Freze Tezgahı:
Bu tezgahlarda, freze çakısının takıldığı başlık ve konumu yataya dik durumdadır. Ayrıca başlığı çeşitli açı altında dönebilen tezgahlar da açılı işlemler yapmak mümkün olmaktadır. Başlığın dönmesiyle yatay ve düşey konumdaki bütün işlemler yapılabilir. Tezgahın tablası yatay frezede olduğu gibi hareket ettirilir. Pirinç, bronz olmaları kullanma alanını genişletmiştir.
c. Üniversal Freze Tezgahı:
Bu tezgah, yatay ve düşey freze tezgahlarının bir arada düşünülmüş ve geliştirilmiş halidir. Bu tezgahlarda tablanın sağa ve dönmesi sağ ve sol helis dişlerin otomatik bir şekilde açılması ensola 45 önemli özelliklerindendir.
Tablanın elle veya otomatik olarak hareketi sağlanabilir. Tablanın eğiklik konumunun rahatlıkla temini için açılı bölüntüler yapılmıştır.
İmalat ve Gövde Tipi Freze Tezgahları
Yalnız seri üretim yapan fabrikalarda kullanılır. Tezgahın sabitleştirilmiş bir tabla desteği veya gövdesi vardır. Tabla yatay olarak ileri geri hareket edebilir. Fener mili, özel kutu biçimindeki bir araba içine bağlanmıştır. Freze çakısının içeri veya dışarıya doğru ayarları fener milinin hareketi ile sağlanır. Tezgah bir kere hazırlandıktan sonra, işlem kısmen veya otomatik olarak yapılır. bundan sonra tezgahta yalnız iş parçasının bağlanması ve sökülmesi gibi hazırlıklar yapılır.
Planya Tipi Freze Tezgahları
Bu tip freze tezgahı, en ağır cinsten işler için kullanılır. Bu bir dereceye kadar planya tezgahına benzer. Fakat bunun yatay ve yan sütunları üzerinde bağlanmış freze tezgahı başlıkları vardır. Büyük veya oldukça uzun iç parçaları üzerine aynı zamanda birçok işlemleri uygulamak için kullanılır.
Özel Freze Tezgahları
a. Kopya Freze Tezgahı:
Kopya freze tezgahlarında freze çakısı, bir şablon veya mastar kalıbı özel hazırlanmış bir pimle, hidrolik güç yardımıyla izlemesidir. Kopya tezgahlarında düzenli ve güçlü ilerleme, sonsuz ayar imkanı ancak hidrolik güçle sağlanabilir. Endüstride belirli profilde çok sayıdaki iş parçasını özdeş olarak işleyebilmek için kopya tezgahlarından yararlanılır. Dikiş makinesi, silah ve çeşitli makine parçaları ile kalıp parçaları ile kalıp yapımında elverişlidir.
b. Elektronik ve Hidrolik Kumandalı Freze Tezgahları:
Dişli çark sistemlerinin büyük ölçüde kalktığı bu tezgahlarda, kumanda elektronik ve hidrolik olarak yapılmaktadır. Çalışma sistemleri tamamen hidrolik olarak donatılmıştır
Freze çakılarının çeşitleri:
1. Biçimine göre freze çakıları
• Saplı frezeler
Parmak frezeler:
Parmak frezeler olan silindirik frezelerdir.Parmak frezeler kama kanallarını, çeşitli ölçüdeki kanalları,köşe kavislerini,herhangi bir biçimdeki delikleri işlemek ve buna benzer işlemler için kullanılırlar.
T frezeler:
T frezeler de saplıdırlar.Tezgah tablaları, döner tabla v.b. yerlerde bulunan T kanallarının açılmasında kullanılırlar.Kesici dişler, yalnız çevrede veya hem çevre hem de iki alın yüzde bulunur.Her iki alındaki dişlerin karşılıklı olmadığı görülür.Dişlerin böyle oluşu talaşın atılmasını ve dişlerin bilenmesini kolaylaştırır.Kama kanallarının açılması için de yapılmış T frezeler vardır.
• Sapsız frezeler
Modül frezeler:
Modül frezeler ile standart olan dişli çark profilleri işlenir.Diş büyüklüklerine göre normlaştırılmış olup her normda 8 freze bulunur.Bunlar 1-8 kadar numaralanmış olup her numaranın hangi sayılardaki dişli çarkı açaçağı üzerine yazılmıştır.
Biçim (profil ) frezeleri:
Çeşitli biçimdeki profillerin işlenmesi için kullanılırlar. İç bükey veya dış bükey olarak yapılırlar.Çok değişik olan biçimleri de vardır.Talaş kaldırma esnasında sürtünen dış yüzeyi fazla olur.Bu nedenle çok zorlanırlar.Profil frezelerin kaldıracağı talaş miktarını azaltmak için, işlenecek yüzey önceden kanal frezeleri ile markaya göre boşaltılabilir.
2. Freze çakılarının dişlerinin yapılışına göre tanıtılması
Takma dişli freze çakıları:
Maliyeti düşürmek için, takım çeliği veya dökme çelikten yapılmış bir gövde üzerine, seri çelikten veya sert madenden yapılmış kesici uçların takılması ile meydana getirilirler.Kesici uçlar, bazı frezelerde sabit,bazılarında ise değiştirilebilir durumdadır.Takma dişli frezelerin maliyetinin yüksek olmaması, bozulan veya kırılan uçlarının yenileri ile değiştirilmesinin ucuz olması nedeni ile büyük bir üstünlük sağlarlar.Büyük frezelerin takma dişli yapılmaları bilhassa istenmektedir.
Eksantrik torna edilmiş freze çakıları:
Profil yüzeylerin işlenmesi için kullanılan bu tip frezeleri sırtı,özel torna tezgahlarında boşaltılmıştır.Profilin bozulmaması için talaş yüzünden bilenirler.Çünkü,bileme ile dişlerin biçimlendirilmesi çok zor hatta imkansızdır.Profil ölçülerinin değişmemesi için bu tip frezelerin talaş açıları sıfır derecedir.Talaş yüzeyinin doğrultusu freze ekseninden geçer.Daha önce görünen modül ve profil frezeleri bu tip çakılardandır.
Sivri dişli freze çakıları:
Sivri dişli frezelerin sırtları düzdür ve bilenmeleri dişlerin sırtından yapılır.Bu tip dişlerin kolay biçimlenmesi nedeni ile freze çakıları genellikle sivri dişli yapılmaktadır.Daha önce görülen silindirik,alın,parmak,kanal,açı ve T frezeler sivri dişlidirler.

4WD, AWD ve 4WS Sistemleri Nedir ? Nasıl Çalışır ?


Four Wheel Drive (4WD-FWD), All Whell Drive (AWD) ve Four Wheel Steering (4WS-FWS) sistemleri birbirinden çok farklı işlevlere sahip olmalarına rağmen halk arasında sıkça birbirine karıştırılmaktadır. Özellikle yeni bir araç alacak olanlar için bu terimlerinin farklılıklarının bilinmesi çok önemlidir. Çünkü araçlar
arasındaki arazi, binek gibi farklılıklar bu terimlere göre birbirinden ayrılmakta ve ihtiyaca göre şekillenmektedir.
1)Four Wheel Drive (4WD): Dört çeker (4×4) olarak bilinen sistem asıl olarak budur. Asıl olarak diyorum çünkü birazdan bahsedeceğimiz AWD sistemiyle çokca karıştırılmaktadır. Otomabil tarihinde ilk kez 1905 yılında kullanılan bu sistem 1970′li yıllarda ise Subaru tarafından ilk kez seri üretimde kullanılmıştır. Daha sonra Audi ve Mitsubishi bu sistemi seri üretim otomobillerine uygulamışlardır.
Dört çeker sistem kendi içinde Part Time ve Full Time olarak ikiye ayrılmaktadır. Part Time dört çeker sistemler sürücü tarafından istenildiği anda devreye sokulabilen sistemlerdir. Full Time dört çeker sistemler ise sürücüden bağımsız olarak otomatik olarak devreye giren ya da sürekli devrede olan sistemlerdir.
a) Gerektiği Zaman Kullanılan Sistem (Manuel): 4X4 araçların ön ve arkada iki diferansiyel bulunur ve sürücü dört çeker sistemi devreye sokmadığında standart olarak arka diferansiyel hareket halindedir. Ön diferansiyel ise sürücünün takviye vitesi olarak adlandırılan sistemi devreye sokmasıyla harekete geçer. Bu durumda motor gücü yarı yarıya ön ve arka diferansiyele paylaştırılır ve özellikle yokuşlarda-kaygan zeminlerde daha iyi çekiş sağlanır.
b) Sürekli Kullanılan Sistem (Tam Otomatik): Bu sistemde 4 tekerde sürekli olarak faaliyet halindedir ve bu sistemde takviye vitesi bulunmaz.
c) Yol Şartlarına Göre Kendini Ayarlayabilen Sistem (Yarı Otomatik): Bu sistem Tam Otomatik sisteme göre daha avantajlıdır. Çünkü bu sistemde sürücü 4×4′ü hem kendi isteği doğrultusunda devreye sokabilir hem de aracın yol şartlarına göre kendisini ayarlamasını sağlayabilir. Yani araç devir sensörlerinin yardımıyla kaygan zeminlerde, yokuşlarda veya aracın devrinin düştüğü diğer durumlarda otomatik olorak devreye girebilmektedir. Ayrıca sistemin devrede olduğu konusunda gösterge panelinde 4WD işaretiyle sürücüye bilgi veririr.
Dört çeker sistemi kaygan zeminlerde ve yokuşlarda olumlu etkiler oluşturabildiği gibi virajlarda ve ani manevralarda da yol tutuşunu artırabilmektedir.
2)All Wheel Drive (AWD): Bu sistem aslında 2WD yani iki çeker sistemdir. Ancak aracın zorlandığı durumlarda devreye girer ve çalışma prensibi 4WD sistemine göre mekanik değil elektroniktir. Eğer aracınız önden çekiş sistemine sahipse normal şartlarda motor gücünün %100′ü ön aks miline aktarılır. Olur da ön tekerler patinaj atmaya başlarsa ön aks milinden kaybedilen gücün bir bölümü elektronik bir sistem ile arka aks miline aktarılır. Bu durumun 4WD sistemden farkı, 4WD olası bir zorlanma durumunda motor gücünü öne ve arkaya eşit miktarda dağıtırken, AWD sistemi ise ön aks milinde kaybedilen gücün kimi zaman %90′ını bile arka aks miline aktarabilmesidir. Yani bir dengesizlik söz konusudur. Bu nedenle AWD sistemleri 4×4 olarak adlandırılamaz. Diğer bir farklılık ise AWD sisteminde 4 tekerin birbirinden bağımsız hareket edebilmesidir.
3)Four Wheel Steering (4WS): Four Wheel Steering yani dört tekerden yönlendirme sistemi olarak adlandırılan bu uygulama ise ilk olarak Mazda, Honda, Mitsubishi gibi japon otomobil üreticileri tarafından seri üretimde kullanılmıştır. Bu sistemin motor gücüyle ya da aktarma ile alakası yoktur. Sadece güvenli sürüş ve kolaylık sağlamak amacıyla geliştirilmiştir fakat günümüzde otomobil güvenlik teknolojilerinin gelişmesiyle arka planda kalmıştır ve neredeyse hiçbir binek araca uygulanmamaktadır. Yalnızca inşaat sektöründe kolaylık sağlamak amacıyla bazı kepçe ve graderlere uygulanan bir sistemdir.
Çalışma prensibi oldukça basittir. Direksiyonu sağ veya sol yöne doğru çevirdiğinizde ön tekerleklerin yaklaşık 5′te 1′i kadar, arka tekerleklerde hızınıza bağlı olarak sağ veya sola doğru dönmektedir. Böylece aracınızı park ederken kolaylık sağladığı gibi yüksek hızdayken ve sollama yaparken güvenli sürüş sağlamaktadır.




Coca Cola ile Pepsi'de alkol şoku

Fransa’da, 19 ayrı meşrubat markasında yapılan testte Coca Cola ve Pepsi’de binde bir oranında alkol tespit edildi...


İki firmanın da sözcüleri, “Formülde yok ama üretim aşamasında ortaya çıkıyor olabilir” diye kendilerini savundu.

Fransa’nın en çok satan tüketici dergilerinden ‘60 Millions de consommateurs’ tarafından yapılan içecek araştırması dün Avrupa’da gündeme oturdu. Dergi, başta Coca Cola ve Pepsi tarafından üretilenler olmak üzere piyasadaki 19 farklı markaya ait meşrubat ürününü rastgele satın alarak laboratuvarda test etti.



Test sonuçları derginin Temmuz-Ağustos sayısında ‘İçtiğiniz ürünlerin içinde neler olduğunu biliyor musunuz?’ başlığıyla kapaktan duyuruldu. Testin en çarpıcı sonucu ise 19 markanın 10’unda çok düşük miktarda da olsa alkole rastlanması oldu.

Suçu meyvelere attı

Coca Cola Fransa’da direktör olarak çalışan Michael Pepin, “Bazı meyve özleri alkol kalıntıları taşıyabiliyor. Araştırmada çıkan alkol Coca Cola’nın yapım sürecinde ortaya çıkıyor olabilir” dedi.

Pepsi sözcüsü de, “Kolanın üretimi sırasında kullanılan ürünlerden kaynaklanan çok az miktarda alkol bazı içeceklerimizde yer alıyor olabilir. Ancak Pepsi’nin özel kola formülünde alkol yer almamaktadır” ifadesini kullandı. Nitekim araştırmada içeceklerde çıkan alkol miktarının litrede 10 miligramın altında olduğu, yani binde 1 oranında tespit edildiği belirtildi. Fransa’da yüzde 1.2’nin üzerinde alkol içeren ürünler ‘alkollü içecek’ olarak değerlendiriliyor.

İŞTE ARAŞTIRMANIN ÇARPICI SONUÇLARI

- Araştırmaya konu olan kola ürünlerinden Coca Cola Klasik, Coca Cola Light, Coca Cola Zero, Pepsi Klasik, Pepsi Max, Dia Kola ürünlerinde çok az miktarda da olsa alkol çıktı.

Litrede 25 küp şeker

- Pepsi ve Coca Cola’da yer alan bazı bitki özlerinde alerjik hidorkarbonlar bulunduğu tespit edildi.

- Kolaların renklendirilmesi için kullanılan ve ABD’de potansiyel kanserojen olduğu gerekçesiyle kullanımına kısıtlama getirilen E 150c ve E 150d (karamel) kimyasal maddelerinin Avrupa’daki ürünlerde sınırlama olmaksızın kullanılmaya devam edildiği ortaya çıktı.

- Tüm içeceklerde en yoğun olarak tespit edilen madde beklendiği gibi şeker. Hemen hemen tüm ürünlerin litresinde 100 grama yakın şeker bulundu. Coca Cola’nın litresinde 108 gram şeker tespit edilirken Pepsi’de ise 103 gram şeker bulundu. Bir küp şekerin 4 gram olduğu düşünülürse, bu 1 litre kolada 25 küp şekerden fazla şeker bulunduğu anlamına geliyor.

- Coca Cola’daki kafein oranı Pepsi’ye oranla daha düşük çıktı. Coca Cola’nın litresinde 91 miligram kafein bulunurken, Pepsi’de ise bu rakam 101 miligram olarak tespit edildi. (Vatan)

Unutkanlığı yenmenin yolları nelerdir?

Sürekli herşeyi unutuyor, bir türlü konsantre olamıyor ve hafızanızın gücünü yitirdiğini mi düşünüyorsunuz? O zaman önerilerimizi mutlaka okuyun!

Vücudumuzdaki tüm hücreler (buna beyin hücrelerimiz de dahil) işlevlerini yerine getirebilmeleri için daimi bir oksijen ve besin takviyesine ihtiyaç duyar. Dolayısıyla beyin sağlığımız ve hafızamızın kuvvetlenmesi için öncelikle kan basıncı ve kolestrol seviyelerinin kontrol edilmesi gerekir. Ardından beslenmeden spora, uyku düzeninden vitamine kadar sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemek faydalı olacaktır.

Hafızanın güçlenmesini etkileyen faktörler

  • Kan basıncınızı ve kolestrol seviyenizi düzenli olarak kontrol edin.
  • Uyku hafıza için oldukça önemli. Dolayısıyla yeteri kadar uyumaya özen gösterin.
  • Düzenli olarak spor yapın. Düzenli olarak yapılan sporun Alzheimer riskini yarı yarıya azalttığı ortaya çıkmış.
  • Beyninizi geliştirecek aktivitelerde bulunun.
  • Sigara içmeyin. Böylece beyninizde oluşacak ciddi hasarları önlemiş olursunuz.
  • Stresten uzak durmaya çalışın. Zaman zaman dinlenmeye ve kafanızı boşaltmaya vakit ayırın.

 

 Hafızayı kuvvetlendiren yiyecekler


  • Turpgiller: Brokoli, Brüksel lahanası, lahana, karnıbahar…
  • Yeşil yapraklı sebzeler: Ispanak, kara lahana, semizotu…
  • Antosiyonin içerikli besinler: Çilek, kiraz, böğürtlen, kuş üzümü, patlıcan, üzüm, erik, kırmızı soğan, kırmızı elma, pancar…
  • Kuersetin içerikli besinler: Soğan, pırasa, kiraz domates, brokoli, kuş üzümü, kayısı, elma ve üzüm…

Folik asit de hafızayı güçlendirir


Yapılan bir araştırma Folik asit takviyesinin yaşlılarda hafızayı ve zihni kuvvetlendirdiğini ortaya çıkarmış. Hollandalı bilim adamlarının yaptığı araştırmada, her gün folik asit takviyesi alan 50-70 yaşları arasındaki erkek ve kadınların hafıza durumunun, kendilerinden 5 yaş küçük deneklerinkiyle aynı seviyede olduğu tespit edilmiş. Günlük folik asit takviyesinin bu yaş grubundaki insanlarda zihin gücünü geliştirdiği bu şekilde ortaya çıkmış oldu.

Balık ye, balık hafızalı olma

Balıkların hafızası 3 saniyedir, ama balık yiyenlerin çok kuvvetlidir! Yine yapılan bir başka araştırma balık yemeyenlerin, haftada bir öğün yiyenlere göre daha fazla hafıza kaybı yaşadığını göstermiş. Balık yiyenler kendilerinden 3 yaş genç insanların ortalama hafıza ve düşünme kapasitesine sahip olabiliyormuş. Haftada üç öğün balık veya üç gün 330 mg. balık yağı hapı almanın, hafızayı güçlendirecek ‘Omega 3’ yağ asitlerini almamıza yardımcı olduğunu da hatırlatalım.
 
 
 

 
 
 
 
Copyright © Mini Defter